bread

Ceyda Aydede ve halkla ilişkiler

Halkla İlişkiler: Sanat, Bilim, İnovasyon

Global Halkla İlişkiler ve Tanıtım’ın kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Ceyda Aydede (ACI ’73), Türkiye’de halkla ilişkiler sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin üçte birinin dünya standartlarında iş ürettiğini, bize özgü kıvrak zeka ve farklı bakış açılarının da kimi durumlarda öne çıktığını söylüyor.

Ceyda Aydede(ACI ’73), öğrenmeye tutkun, yeniliklere açık bir iletişim gurusu. “Harvard’ı çok beğendim. Kızım Cansu bitirsin, belki ben okumaya giderim” diyerek öğrenme merakının sınırsızlığına işaret ediyor. Şaka değil, ajandasında gerçekten Harvard’la ilgili planlar da var. Özellikle sosyal girişimcilik üzerine yoğunlaşmak istiyor, üstelik bunu sadece kendi iç sesinin peşinden gitmek adına yapmaktan söz ediyor.

Ceyda Aydede, aslında endüstri mühendisi ama ACI’da kazandığı ve kişiliğinin oluşmasına katkıda bulunan sosyal projeler onu bir süre sonra daha ‘insana dokunan’ bir alana, halkla ilişkilere sürüklemiş. Iyi ki de öyle olmuş, 35 yıllık profesyonel iş yaşamının 20 yıldan fazlasını halkla ilişkilere adamış. Şirketi Global Tanıtım ile sektörde öncü pek çok rol üstlenmiş, ilklere imza atmış, ödüller almış. Türkiye’de halkla ilişkiler dendiğinde adı ilk akla gelen Betül Mardin’den sonra bayrağı devralarak Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği (IPRA)’nin başkanlığını da yapmış. Onun vizöründen hem kolejli olma halinin kazanımlarına hem de halkla ilişkilerin kimyasına ve gündemine baktık.

Nasıl oldu da ACI’lı oldunuz? Ailede başka ACI mezunu var mıydı?

Ailemden ACI’ya giden ilk öğrenciyim. O yıllar için ACI’ya girmek büyük bir olaydı. Çünkü 300-400 kişi başvuruyor, 50-60 kişi alıyorlardı. Ben de 1964 girişliyim. 1973’te mezun oldum. Toplumda o zamanlar ACI ile ilgili şöyle bir algı vardı: Başarılı ve entelektüel nitelikte salon hanımefendisi yetiştiriyor diye biliniyordu. Ancak gerçekte bunların ötesinde topluma duyarlı ve sosyal bilinci yüksek kızlar yetiştiriyor olmasıydı. Türkiye’nin ihtiyacını iyi kavramışlardı ve Türkiye’nin ihtiyacı olan kadınların toplumda öne çıkmasını sağlayacak öğelerle eğitimi formülize etmişlerdi.

Normal eğitimden farklı olarak neler vardı?

Aslında öğrenmekten çok, nasıl öğreneceğini öğrenmek çok önemliydi. Özellikle lise ve lisenin son yılları üniversite eğitimine eşdeğerdi. Ben de pek çok arkadaşım gibi sosyal sorumluluğu ACI’da öğrendim. Lisedeki dört yıl boyunca Sosyal Hizmetler dersi kapsamında her Cumartesi değişik sosyal projeler içinde olduk; yakınlardaki köyleri, çocuk yuvalarını ve çocuk hastanelerine ziyarete gittik. Ben de yaşlılar evindeki yaşlıları görmeye giderdim. Okul, dersin dışında kişiliğimizin oluşmasına önemli katkılar sağladı, hayat boyu taşıyacağımız değerleri aşıladı. Sahip olduğumuz bilgiden sonuçlar üretmeyi öğretti.

Okul günlerinizden kimler hemen  aklınıza geliyor?

Okul müdürümüz Mrs. Blake benim olduğu kadar müdürlük yaptığı yıllar boyunca mezun ettiği tüm ACI’lılar için çok özel bir insandı. Ondan korkardık biraz ama bizim gözümüzde çok saygın bir yeri vardı. Mrs. Blake Türkiye’de doğmuş bir eğitimciydi. Emekli oluncaya kadar da burada yaşadı, sonra Amerika’ya gitti. Bugün bile ondan öğrendiklerim her daim zihnimin arka planındadır. Sokakta yere küçük bir kağıt parçası atacak olsam Mrs. Blake sanki arkamdan attığımı toplayacak gibi gelir ve atamam. Çünkü Mrs. Blake öyle bir görüntüyle hafızama kazındı. Kampüste dolaştığı zamanlarda sürekli yerdeki kağıtları toplardı. Bize hiçbir zaman ‘Siz de benim gibi yapın’ demedi ama onu öyle görünce hepimiz kampüste yerde gördüğümüz kağıtları toplardık. Okuldaki Türk öğretmenlerimiz de çok değerli eğitimcilerdi. Mesela Tarih öğretmenim Fikret Hanım benim gerçekten de çok etkilendiğim bir isimdi. Tarih dersini çok severdim, çünkü tarihi matematik dersi gibi işlerdik. Sebep sonuç ilişkilerini irdelerdik. Ezber yoktu, olan biteni kavramak ve anlamlandırmak çok daha önemliydi. ACI’daki bütün öğretmenlerimiz memleketine, milletine, toprağına bağlı bireyler yetiştirmek için uğraş verdiler, istisnasız hepsi.

Amerikan Koleji mezunlarının profili nedir dersek?

Amerikan Koleji mezunu herkes kendisine hitap eden yolu bir biçimde buluyor ama bence bundan daha önemlisi hepsinin tercih ettiği yolda kendine özgü bir duruşunun olmasıdır. Öğrencinin seçtiği yolda daha ileriye gitmesini sağlayan bir sistem var. Amerikan mezunlarına bakarsanız birbirine zıt düşünceleri savunan siyasetçileri, ekonomistleri, iş ve bilim insanlarını görebilirsiniz.

Akademik eğitimi endüstri mühendisliği alanında yapan biri neden perakende iletişimi üzerine uzmanlaşmak istesin? Bu alanın parlayacağını nasıl öngördünüz ve oraya yatırım yaptınız?

Bizler üniversite tercihlerimizi yaparken aslında çok da bilinçli değildik. Ben endüstri mühendisliğini seçtim, çünkü puanım çok yüksekti. Boşa gitmesin diye puanımla doğru orantılı bir bölüm tercih ettim. Sonra baktım mühendis olarak çalışmaktan çok keyif almıyorum, biraz daha insanlara dokunan bir mesleğim olsun istiyorum, o zaman farklı bir rotaya girdim. Böyle hissetmemde üniversitenin de etkisi olmuştur ama ondan çok daha fazla kolejin etkisidir diyebilirim. Çünkü kolejde bize sosyal bir vizyon kazandırıldı. Kişiliğimin geliştiği o dönemde bu vizyon sonraki hayatımı da şekillendiren önemli kazanımlardan biri oldu. Ancak halkla ilişkilere girmem tamamen tesadüfiydi. Migros’ta çalıştığım dönemde halkla ilişkiler departmanı kuruluyordu. O yıllarda “halkla ilişkileri kadınlar iyi yapar” algısı çok yaygın ve güçlüydü. Bugün de bu algının eskisi kadar olmasa bile, hâlâ sürdüğünü söylemek mümkün. Sonuçta Migros’ta başka kadın yönetici olmayınca bu göreve beni önerdiler, kabul ettim ve öyle başladım. Sonra ABD’ye giderek bu alanda eğitimler aldım, çünkü Türkiye’de kaynak bulmak o yıllar için çok zordu.

Ülkemizde ilk kez Betül Mardin’in halkla ilişkiler sektöründe kadına önemli bir rol biçtiğini görüyoruz. Siz onun açtığı yolu geliştiren ve genişletenlerdensiniz. Neydi o yılların halkla ilişkiler dinamikleri, biraz söz eder misiniz?

1980’li yıllarda halkla ilişkiler sektöründe enteresan gelişmeler yaşanıyordu. Gittikçe popüler olmaya başlayan bu alana kimi eski sanatçı ve mankenler de girdi. Genel kanı, güzel ve alımlı kadınların halkla ilişkileri iyi yapabileceği yönündeydi. Çünkü halkla ilişkiler bir çeşit sunum (teşrifatçılık) gibi algılanıyordu. Betül Mardin bu algının değişmesi için ciddi savaş verenlerin başında geliyordu. Zamanla iletişimin teorisini, stratejik bakmayı ve düşünmeyi bilen, bu alanda akademik eğitim almış halkla ilişkiler profesyonelleri sektörde ağırlık kazandı ve durum değişti.

Halkla ilişkiler sektörünün evrimininden söz ediyorsunuz. Yıllar içinde tanım nasıl değişti?

Özal ekonomisinin yarattığı açılımla birlikte yabancı şirketler ülkeye girdikçe ihtiyaçlar belirginleşti, beklentiler farklılaştı. Varolan seçenekler bunları karşılamaktan uzak kaldı. Elbette hizmet sektöründe müşterinin en iyi şekilde karşılanması ve ağırlanması da gerekiyordu ancak bunun adı tek başına ‘halkla ilişkiler’ değildi. Halkla ilişkilerin farklı disiplinlere uygulanabilir olduğu ve içeriğinin zenginliği profesyonellerce keşfedildi. O zamana kadar ihtiyaç hissetmeyen sektörlerden bile halkla ilişkilere yönelik talepler gelmeye başladı.

Peki siz bu alanın gurusu olarak halkla ilişkileri kavramını nasıl tanımlıyorsunuz?

Halkla ilişkileri ayırmadan, ‘sanat-bilim’ olarak tanımlıyorum. Eskiden sadece sanat olarak kabul ediliyormuş, sonra bir yönetim fonksiyonu olarak tanımlanmış. Halkla ilişkiler kurumlar için bir gereklilik. Burada ‘halkla ilişkiler’ derken temel olarak ‘kurumsal iletişim’ kavramına gönderme yapıyorum. Çünkü artık halkla ilişkiler de kendi içinde pek çok disipline ayrılmış durumda. Pazarlama iletişimi, sosyal medya gibi her biri ayrı bir disiplin haline gelmiş, farklı farklı çalışma alanları var. Öte yandan halkla ilişkiler, inovasyona son derece açık bir alan. Teknoloji, trendler ve iş modelleriyle yakından ilişkili, bu yüzden yeniliklere ve yaratıcılığa uygun bir zemine sahip.

Kendi kanatlarınızla uçmak istediniz ve Global Tanıtım’ı kurdunuz.

Şirketi 1989 yılında kurdum. Kurarken şans da yanımdaydı. Şans bence doğru zamanda doğru yerde olmakla ilgili bir durum. Ne kadar çok yerde olursanız, doğru yeri yakalama olasılığınız o kadar yükseliyor. Benim en büyük şansım buydu. Çok yerde bulunuyordum, uluslararası ilişkilerim bu sayede güçlendi. Enteresan insanlarla tanıştım ve ilk uluslararası müşterilerim hep o çevreden geldi. Üstelik onlardan halka ilişkiler bilgimi ve deneyimimi geliştirmek adına çok yararlandım. Türkiye’de bu alanda henüz kültürel bir hafıza oluşmamıştı. Ben de bu işin okullusu değildim. Sonradan eğitim aldım o kadar. Üstelik o yıllarda Amerika ve Türkiye arasında ciddi bir zaman farkı vardı. Bir yenilik ya da uygulama Amerika’da başlar, sonra Avrupa’ya oradan Türkiye’ye gelirdi. Şimdi bu durum, internet sayesinde değişti, artık olup biteni hemen öğrenebileceğimiz kadar birbirimize yakınız.

Halkla ilişkileri etkileyen dinamikler neler? Halkla ilişkiler sektörü ne gibi yetkinlikleri zorunlu kılıyor?

Bu dinamikleri teknoloji, globalleşme, sınır tanımayan iş hayatı, yerel değerler diye sıralayabiliriz. Şunu da unutmamak gerekiyor, teknolojinin hızından ötürü artık dataya ulaşmak çok kolay ama o datanın güvenilirliği bir o kadar belirsiz olabiliyor. Data kirliliği yaşanıyor ve böyle bir ortamda vereceğiniz mesajların ayrışmasını sağlayabilmek için yaratıcılıktan ilham almanız gerekiyor. Iyi bir halkla ilişkilercinin DNA’sında da merak ve araştırma dürtüleri mutlaka olmalı.

Türkiye halkla ilişkilere bakış ve ortaya konan yaratıcı çalışmalar kapsamında dünya klasmanında hangi sırada?

Bizim temel problemimiz hâlâ o eski algının uzantıları, yani her aklına gelenin bu işi yapabileceğini düşünüyor olması. Şöyle bir oran verebilirim: Türkiye’de halkla ilişkiler hizmeti sunan şirketlerin üçte biri dünya standartlarında iş yapabilen şirketlerdir. Bu açıdan zayıf olduğumuzu düşünmüyorum. Sektörde hizmet veren ve alanlar uluslararası kurumlar. Bazı yerlerde bize özgü farklı bakış açısının ve insanımızın kıvrak zekasının öne çıktığını da söylemek mümkün. Uluslararası Halkla Ilişkiler Derneği (International Public Relations Association-IPRA)’nin jürisinde yer aldığım için değişik ülkelerden gelen projeleri görüyor ve bunlarla bizdeki çalışmaları kıyasladığımda da böyle bir sonuca ulaşıyorum.

‘İtibar zor kazanılır, çabuk kaybedilir’ diyorsunuz. Kurumsal itibar, kurumlar için neden önemlidir ve başka hangi kavramlar kurumlar için hayati niteliktedir. Bir iletişimci olarak günümüz şirketlerinin temel yapısını tanımlar mısınız?

Kurumsal itibarı sağlamak uzun ve zahmetli bir süreç ister, ama ufacık bir olay bir kurumu bitirebilir de. Bu yüzden temeller sağlam atılır, şirketin değerleri çalışanlar ve diğer tüm paydaşlar tarafından doğru anlaşılır, doğru uygulanırsa böyle bir risk çok azaltılmış olur. Zaten böyle durumlarda herhangi bir çamur atılsa bile o, bünyede durmaz, akıp gider. Eskiden algı tarifleri vardı; ‘öyle algılanmak için böyle davran’ denilirdi ama bu artık değişti. Şimdi artık bir algılanma yaratmak istiyorsanız bunun arkasını da aynı şekilde doldurmanız lazım.

Bloglar, üzerinde durduğunuz konulardan biri. Blog Çağı adlı bir kitabınız var. Bloglar, iletişim dünyasında nasıl bir rol üstlendi ve bu rol zaman içinde neye doğru evrilecek?

Blogların da modası geçti artık. Sosyal paylaşım siteleri (blog) beş-altı yıl önceki bir olay aslında. Türkiye’ye ilk duyurusunu biz yaptık, hatta pek çok gazeteci blogun ne olduğunu bizden öğrendi. Şu anda blog ‘out’, sosyal medya ‘in’ dönemi yaşanıyor. Sosyal medya twitter’ı, blogu, facebook’u hepsini kapsıyor. Yenilikçi ve yaratıcı olmak derken bunu anlatmaya çalışıyorum aslında. Bir yerden başlamak ve o kulvarda herkesin önünde koşmak gerekiyor, kimse yolun nereye gittiğini bilmiyor ama. ‘Yarın ne gelecek’ derseniz onu da bilmiyorum ama her an her birimiz yeni bir inovasyona imza atabiliriz.

SEV’le ilişkileriniz nasıl?

SEV’le yaklaşık 25 yıldır hiç mola vermeden süren, zaman zaman artan azalan köklü bir ilişkim var. Mütevelliyim. Vakfın farklı kurullarında değişik görevler aldım, şimdi de yedek yönetim kurulu üyesiyim ve Mütevelli Heyeti Aday Belirleme Komitesi’ndeyim. Bir özeleştiri olarak şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki vakıf çok daha iyi noktalara gelmeli, gelecektir de. Istanbul insanı tüketen bir şehir, zaman ışık hızıyla geçiyor ve herkes farklı ideallerin peşinde koştuğu için istediği ya da kendisinden beklenen ölçüde katkı sağlayamıyor.

Nasıl hatırlanmak istersiniz?

Hatırlanmak gerekiyor mu ki? Benim için önemli olan görevini yerine getirmiş olmanın verdiği huzuru hissetmek.

Yeni bir iletişim biçimi: SOSYAL MEDYA

Son birkaç yıldır sanal dünyanın gündeminde hatırı sayılır bir yer işgal etmeye başlayan sosyal medya, kullanıcı tarafından üretilen içeriğin şimdilik son manifestosu sayılıyor. Bloglar, wikiler, video, foto, sunum ve doküman paylaşım servisleri, forumlar ve e-posta grupları gibi seçenekler sosyal medyanın oyun bahçesinde yer alan fırsat alanları. Twitter, facebook, youtube, friendfeed gibi paylaşım siteleri ise bu oyun bahçesinin en gözde oyuncakları arasında. Sosyal medyanın iletişim kanallarında yaygınlaşması ve insanları etkileme gücünün hissedilmesine paralel, kurumlar için de önemli bir kavram haline geldi. Özellikle sanal alemin gücünü fark eden ve buna yatırım yapanlar için sosyal medya artık pazarlamanın vazgeçilmez mecralarından biri oldu. Öyle ki MySpace’in yaptığı bir araştırmaya göre sosyal medyayı tüketen her dört kişiden üçünün aynı zamanda sosyal medyanın içerik üreticilerinden olduğu ortaya çıktı.

Ceyda Aydede’yle yapılan bu söyleşi, Tetra İletişim tarafından, Sağlık ve Eğitim Vakfı (SEV) için üretilen “Buluşma” dergisinin 3. sayısında (Ocak 2010) yer aldı. Türkşan Karatekin tarafından gerçekleştirilen söyleşinin fotoğrafları Sinan Kesgin tarafından çekildi. Sayfa tasarımı ve uygulaması Nur Ayman Çakmak ve Orçun Peköz tarafından yapıldı.