bread

Fikret Şeneş: Şarkı sözlerimde kırılan kadınlar var

Türk popunun ilk kadın söz yazarı, en çok hit çıkaran ismi, şarkı sözlerindeki matematik bugün bile çözülememiş zekâ küpü, Allah vergisi yeteneği, şen şakrak hali, sözünü sakınmayan doğal ve doğrucu mizacıyla Fikret Şeneş’i ancak kendi şarkıları en iyi anlatır. Çünkü o şarkılarında kendisine ayna tutar, o aynada milyonlarca kadın kendini görür. 8 Mart, kadın ve müzik sayımızın açılışını söz üstadı, müzik dehası Fikret Şeneş’le yapıyoruz.

Bir şarkı sözünü tamamlamak 1,5 yıl sürer mi hiç? Sürmüş işte. “Dün derken geçti yıllar”ı yazmak bu kadar uzun sürmüş ama ortaya orijinalinden çok daha güçlü bir şarkı çıkmış. Zaten onun dışında kim doğru sözü, fonetiği, prozodiyi, ifadeyi, işin felsefesi ve hikâyesini en ahenkli biçimde bir araya getirmek için bu kadar “takıntılı” olabilir ki? Şarkılarını ve onları seslendirecek yorumcuları kendi seçen, para için değil mutlu olduğu için yazan, belki de ruhunu şeytana satmadığı için o güzel sözlere hayat verebilen Fikret Şeneş kırılan kadının hikâyesini anlatır şarkılarında. Onun sesi, yüreği ve yaşanmışlıkları vardır. Öyle yaşanmışlıklar ki her birimizin kendisinden bir parça bulabileceği kadar gerçek ve samimidir. Uzun zamandır beklenen buluşma için elimizde çiçeklerimizle çıktık yola. Tesadüf bu ya, birkaç gün önce 89. yaş gününü kutlamıştı Fikret Hanım. O da mart kadınlarından. Hep ertelenen buluşmamızın onun doğum günü sonrasına, bizim de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü sebebiyle hazırladığımız özel sayımıza denk gelmesi ne güzel bir tesadüf oldu. Kısmetliydik de, çünkü Fikret Hanım o gün bizim için meşhur peynir suflesini yapmıştı. (Hakikaten çok lezzetliydi, tadanlar bilir, ayrıca bir de Browni vardı ki, değme pastanelerinkine taş çıkartır cinsten). 10 yıldır menajerliğini yürüten Hakan Eren alışkındı duruma, “Soğutmadan ye, bu herkese yapılmaz” diyerek ne kadar şanslı olduğumun altını çiziyordu. Sözleriyle hayatıma ve binlerce kadınınkine dokunmuş Fikret Şeneş’i dinliyor olmak sanki bir hayal gibiydi. Kendimi dürtüp, gerçek mi bu yaşadıklarım dediğimi itiraf etmeliyim. Ama rüya değilmiş işte, hafızamda o anın resimleri duruyor, elimde ses kayıtları mevcut, daha da önemlisi artık biliyorum, “borçlu-alacaklı” meselesini. Bu gizemi Fikret Şeneş aralayacak, ama ilerleyen satırlarda. Bu yazıyı kadınların özellikle de kalbi kırık olanların okumasını tavsiye ediyorum, zira çok net yanıtlar içeriyor kadın dünyasıyla ilgili. İşte “8 Mart – 8 Kadın” temalı bu özel sayımızın ilk konuğu, “Memleketim”, “Kimler geldi kimler geçti”, ‘Hoş gör sen’, “Bambaşka biri”, “Haykıracak nefesim kalmasa bile”, “Sensiz yıllar”, “Son yolcu” gibi unutulmaz şarkılarda imzası olan Fikret Şeneş, en şen haliyle karşınızda…

Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde hem yazdıklarınız hem de yaptıklarınızla nam salan bir öğrenci olmuşsunuz. Öğrencilik yıllarına dair neler anımsıyorsunuz?

O zaman kızlar için yabancı dilde eğitim veren iki okul vardı: Dame De Sion ve Arnavutköy Kız Koleji. Babam ikisine de yazdırdı ama ben Arnavutköy’dekine gittim. Koleje girerken kompozisyon yazdırırlardı, hocalar benim anlatımımı çok beğenmişler, okulda elden ele dolaştırmışlar. Kalemim çok kuvvetliydi zaten. Bir keresinde kaybettiğim sefer tasım için bir monolog kaleme almıştım. Arkadaşlarım ve öğretmenlerimin öyle hoşuna gitmiş ki, okurken gülmekten kırılmışlar. Okulda nazar-ı dikkati kalemimle çektim ama benim derdim müzikti, şiir falan yoktu gündemimde. Sürekli müzik dinlerdim, özellikle de Amerikan cazında çıkan son şarkıları söz ve müzikleriyle ezbere bilirdim. Dördüncü sınıfta piyano çalmaya başladım. Dersi veren hocam sesimin güzelliğini ve istidadımı keşfetti. Kolejde de, son sınıfta okurken müzik öğretmenim benden gizli konservatuara adıma müracaat etmişti. Öyle girdim konservatuara da, hiç aklımda yoktu. 12 yaşındaydım, piyano çalıyor, şarkı söylüyordum.

Bütün bunlar da bana yeter diye düşünüyordum. Konservatuara iki sene zor gittim. Evleneceğim, çocuk doğuracağım ya öyle aceleci bir tarafım vardı nedense. Evde kalacağım diye korkardım kim bilir? (gülüyor kahkahalarla). Zaten sınıfta ilk evlenen ben, ilk çocuk doğuran yine bendim.

Anne ve babanız arasındaki muhabbeti sevgiyle anıyorsunuz her fırsatta. Onları model almış gibisiniz kendinize. Bir an önce aile kurma hevesi de bu mutluluğu büyütme gayreti olsa gerek.

Belki de. Annem ve babam 45 yıl süren büyük bir aşk yaşadılar. Evimizde münakaşa nedir bilinmezdi. Ayrılığı değil telaffuz etmek, aklımızın ucundan geçirmezdik. Zaten çok mutlu bir aile olduğumuz için babam ŞEN-EŞ soyadını almıştı. Annemin adı Cebile’ydi ama babam ona ‘Cılı’ derdi. Şimdi oturduğum bu binayı babam yaptırdı. Adı Cılı’dır. Sanatçı bir aileydi bizimkiler. Babam müzik sever, annem piyano, ud, tambur çalardı. Hatta annemle tanbur sanatçısı Refik Fersan’la aynı odada çalsalar ayırt edilemezmiş bile, o kadar iyiymiş. Bizde Allah tarafından müzik sevgisi, aşkı ve de en önemlisi istidadı var.

Çok üretken bir söz yazarısınız ve biliyoruz ki yazarken kılı kırk yararmışsınız. Zor olmadı mı bunca şarkıda aynı standardı korumak?

Şimdiye kadar 300’e yakın şarkı yazdım, popüler isimlerle olduğu kadar tanınmamış sanatçılarla da çalıştım ama hem şarkılarıma hem sanatçılara her zaman aynı alakayı gösterdim. Bir gün söz yazdığım bir şarkıcı , “Siz böylesine bir tek Ajda Pekkan’la meşgul olursunuz sanırdım, çok şaşırdım.” Ben de ona “Senin şarkının altında Fikret Şeneş yazmayacak mı? Madem ben o imzayı atıyorum, bu şarkının da hissettiğim en güzel şekilde olması gerek” dedim. Benim için önemli olan o sözün doğru çıkmasıydı. Zaten kimse bana gelip şöyle bir şarkı istiyoruz diye tarif veremezdi. Eskiden patronlar gelir, arkalarında da söz yazarları olurdu ama ben hiç o durumda olmadım. Benden rica ederlerdi, ben de onlara şartımı söylerdim. “Kızı göreceğim, sesini dinleyeceğim, ondan sonra kararı mı size bildiririm” derdim. Uğraşmaya değer mi diye bakardım. Zaten yazdığım şarkıları okuyacak insanları hep kendim seçtim.

“Ben şair değilim, söz yazarıyım” diyorsunuz ısrarla. Neden bu ayrımı sıklıkla yapma ihtiyacı hissediyorsunuz?

Her şiir şarkı sözü olsaydı o zaman söz yazarlarına gerek kalmazdı. Zira dünyanın en güzel sözlerini yazmış şairlerimiz var. Onlardan şiiri alır, adapte eder ve şarkı yaparsın, olur biter. Ama hiç öyle değil işte. Karşındakinin sesine uygun notaları verememişsen hayatta onu söyleyemez. O yüzden ben şair değilim diyorum. Sadece hislerimi yazıya dökebilme yeteneğim var. Bugüne kadar da bir tek “Bana yalan söylediler” de sözleri yazarken şiirsel bir kaygım olmuştur. Üstelik şiirde ölçülere göre beste yapmak daha kolaydır. Günümüzdeki birçok parça da böyle çıkıyor zaten.

Sanki siz söz yazmayı belli bir disiplin içine almış gibisiniz. Bu disiplin içine neler giriyor?

Müzik bilgisi, yaşam birikintisi, felsefe, hikâye, fonetik, mesaj hepsi önemli. Bence yazılmış güzel bir şarkının üstüne söz yazmak çok mühim bir meseledir. Çünkü sadece güzel sözleri bir araya getirmek değildir o. Şarkıyı söyleyecek sesin niteliği ve hançeresi de önemlidir. Bunu anlamak için de müzik bilgisine ihtiyaç var. Sesin hangi notaya çıkacağını bilmezseniz doğru kelimeleri üretemez, prozodi hataları yaparsınız. Zaten bu yüzden şarkıcıyı tanımak ve neyi ne kadar yapacağını bilmek isterim. Bir keresinde elinde beste ve sözüyle bir kızcağız (Ceylan Ece) geldi, şarkıda bir yer var, kız çıkamıyor oraya, bana yalvarıyor, “Ne olur, buraya başka bir söz yazın” diyor. Önce kızın sesine baktım, sonra oraya çıkabileceği bir kelime koydum, ardından da tıpkı piramidin tepesinden aşağı doğru iner gibi diğer sözleri yazdım. Yavrucak çok mutlu oldu, güle oynaya gitti.

Şarkı sözlerinizin bu kadar sevilmesini neye bağlıyorsunuz?

Şarkı sözü yazarlığını aşkla yaptım, para mevzu bahis olmadı hiçbir zaman. Dolayısıyla şarkılarımı istediğim kişiye verme ve istediğim sözleri yazma özgürlüğüne sahiptim. Bu da iyi sonuçlar ortaya çıkardı. Herkes ayna gibi kendi hayatından bölümler gördü. Aslında bir çeşit fragman benim şarkı sözlerim. O duyguyu, ihaneti ve yalnızlığı ben de yaşadığım için yazdıklarım çok sahici. “Mış” gibi yapmıyorum hiçbirinde.

Bir besteye söz yazacağınız zaman nasıl bir hazırlık yapardınız?

Yatağımın başucunda defterim kalemim her zaman hazırdır. Müzik zaten sürekli çalar kafamda. Müziği ezberlemeden imkânı yok yazamam, ona göre sözü nerede çıkaracağım nerede indireceğim bilmem gerek.

Bugünkü sözleri nasıl buluyorsunuz?

Alakasız, anlamı olmayan şarkı sözleri var. O bilgiyle birlikte gelecek his, ölçü nerede bugünkü şarkılarda. Bizim zamanımızda TRT bir kelimenin üzerinde durur ve onun yüzünden şarkıyı geçirmezdi. Şimdi “eşek” de geçiyor “at” da.

En çok sizi uğraştıran ve zorlayan sözler hangisiydi?

“I will survive”, melodisi üzerine yazdığım “Bambaşka biri”yi benden daha iyi yapacak biri varsa yapsın, 10 bin lira vereceğim diye ilan etmiştim zamanında. Türkiye’nin en iyi adapte şarkısıdır bence. Baştaki ana fikir çok güzeldir, sonraki bölümlerde de kendi isyanlarımı yansıtırım. Kadın örgütleri bu şarkıyı çok benimser, feminist söylemlerin marşı gibidir. Bir de tamamlanması 1,5 yıl süren Charles Aznavour’un ünlü şarkısı “Hier Encore”un Türkçe’ye uyarladığım “Dün derken geçti yıllar” var. Her bir satırı için çok düşündüm, tarttım. Şöyleydi o da:

Dün derken geçti yıllar

Dudaklarımda bak hala tadı var

Delice bir oyun değildi oynanan

Bilmedim sonunu ben daha başından

Renkli rüyalar umutlu aşklarla

Süsledim ömrümü bitmeyecek gibi

Düşünmedim bir gün hayat nedir diye

Şimdi yalnızım bu son sahnede

Dün derken geçti yıllar

Kayboldular birden etraftaki dostlar

Bilmem ki nerdeler nereye gittiler

Yalvardımsa bile geri dönmediler

En son sayfası gençliğin kapandı

Dudaklarımda bir zehir tadı kaldı

Bir yalnızlığın son oyunu oynandı

Gözyaşlarımla bak perde kapandı

Sözlerinizi taşıyan bestelere müdahale eder miydiniz?

Yeni bir besteyse enstrümanlar nerede biter, söz nerede başlar mutlaka bakarım. Benim kendi şartlarım vardır, mesela nefeslilere bayılırım ama Amerikan cazında. Hiçbir zaman ağır veya hisli bir şarkıda keman ve nefesli kullandırmam. Bizde bu çok olur. Her şeyin mükemmel olmayanı çekilir de keman ile nefeslinin hayatta çekilmez. Semiramis’in bir şarkısı vardı; marş gibi nefeslileri arkaya koymuşlardı. Duyar duymaz besteciyi kovaladım, “Çabuk gidip bunu yeniden yaz, nefeslinin bir mezurunu duymayayım” dedim.

Siz en az şarkılarınızı söyleyen popüler isimler kadar ünlüsünüz ve geniş bir hayran kitleniz var. Bu kadar tanınmak ve sevilmek her söz yazarına nasip olmasa gerek.

Ben aslında farklı bir pencereden bakıyordum bu hayran meselesine, başta şaşırıyordum, “Ne var bu kadar hayran olacak, bağırıp çağıracak” diye. Kendi başıma gelince anladım. Karşılıksız bir sevgiymiş bu. Hayran olan gözünüzün içine bakıyor. O bakışta sevgiden başka bir şey göremiyorsunuz. Yaşayınca daha iyi anladım bunu. Bodrum’da Ajda Pekkan, konseri sırasında sahneye davet etti beni. Çıkacağım ama bir sevgi seli ki, Londra’dan, Paris’ten geldiklerini söyleyip yolumu kesenler, sarılıp “Şarkılarınızla büyüdük” diyenler, sahneye çıkmam neredeyse bir saat sürdü.

Sözlerinizdeki kadınları tarif eder misiniz? Bir de Türk popunun geneline baktığınızda kadın söz yazarlarının daha başarılı olduğunu görüyoruz. Sizden sonra Çiğdem Talu, Ülkü Aker, Aysel Gürel, Şehrazat, Sezen Aksu geliyor hemen akla. Neden kadın söz yazarları popta daha başarılı olmuşlar acaba?

Benim şarkılarımda umumiyetle kırılan kadın başroldedir. Erkek kırılmaz, derdinden ölür ama yine akşam gider başka bir kadında teselli arar. Kadınsa sevdiğinin yerine başkasını koyamaz. Duygusaldır, acısı daha uzun sürer, daha geç biter. Erkeğin böyle değildir, başka birine gitmeyi ihanet olarak kabul etmez. Istakoz değil de, hamsi yiyeyim bu akşam diyebilir. Benim sevdiğim kişinin bütün bunları yaptıktan sonra giderken söylediği bir söz vardır: “Başka güzellerle düşüp kalktımsa eğer sanma ki onlara aklım takılır, sen kaybolunca akşamları, biraz aydınlık için yerine kandil yakınır.” Şimdi güneşi alıyor kandille mukayese ediyor. Yani sen bir güneşsin ama işte biraz aydınlık için her yere kandil yakılır. Burada ihaneti hoş görmek istiyor, erkek mizacı böyledir. İhanetinin ortaya çıkmasından sonra ilk kocam onu affetmem için çok yalvardı. Hayır dedikçe başka kadınların kollarında teselli aradı. Ben de bunu öğrendim ve o zaman ona “Bre adam, biraz kandil diyorsun mahya kurmuşsun” dedim.

Kırılan kadınlar hep fedakâr olanlar galiba. Neden öyle?

Çünkü en çok aldıran ve üzülenler onlar. Kocamın ihanetini duyduğumda “Ben ne yaptım acaba?” diye çok düşündüm. Model bir evliliğimiz vardı, çünkü ben kendi anne-babamın sevgi dolu evliliğini model almıştım kendime. Hüsniyet sahibi bir kadındım, evli kaldığımız 18 senenin ancak son beş yılını rahat geçirmiştik. O zamana kadar 250 gr kıymadan dört kap yemek yapardım. Üstelik bütün o yıllar boyunca eşim bana hiçbir bıkkınlık da göstermemişti. Peki, niye o zaman ben? Bu sorunun yanıtını bir tiyatro oyununda buldum. Ankara’da iki kadın arkadaşın hikâyesini anlatan oyunda karakterlerden biri şaşkınlık içinde kendine aynen benim sorduğum soruları soruyor: “Nasıl yapar, ben kocamı daha talebe iken aldım, yetiştirdim, beraber bu hayata hazırlandık, nasıl beni aldatır ve ayrılmak ister?” diye soruyordu. Öteki arkadaşı da şu yanıtı verdi ona: “Onun için o kadar çok fedakârlık yaptın ki, adam kendisini sana borçlu hissediyor. Bana kimi gösterebilirsin ki borçlusunu sevsin?” Demek ben de fedakârlığımla borçlandırmışım kocamı. Bunu keşfedebildiğim için çok mutlu oldum. Kadınlara öğüdüm, sevdikleri erkeği kendilerine borçlu duruma düşürmesinler.

Bu işten yani söz yazarlığından ilk kazandığınız telif neydi?

“Strangers in the night”ın yeni çıktığı dönemde, Tanju Okan elinde portatif bir pikap ve plakla gelerek bunun üzerine Türkçe sözler yazmamı istedi. O yıllarda her yerde batı müziği çalıyor, Erol Büyükburç ve orkestrası fırtına gibi esiyordu. Erol İngilizce bilmediğinden ona hangi şarkıda nasıl bir ifade takınması gerektiğini ben anlatı yordum. Bu arada benim de 13 İngilizce sözüm olduğunu hatırlatayım. Tanju’ya itiraz etmeme rağmen o da ısrarla “Göreceksin bak, şarkılar Türkçe olacak” diyerek beni ikna etti ve “İki yabancı” böylece ortaya çıktı. Şarkıyı teslim ettiğimde Tanju bana bir miktar para verdi. İlk telifim budur. “İki yabancı” piyasaya çıkar çıkmaz aynı dönemde yabancı şarkılara söz yazanlardan biri aynı besteyi farklı sözlerle Ajda Pekkan’a okuttu. Böylece aynı anda iki farklı söz ve yorumcu eşliğinde müzik piyasasında “Strangers in the night” çalınmaya başladı. Kim radyoda çalınıyorsa öncelik onun oluyordu. O yıllarda söz yazarları plak şirketleriyle muhataptı. Kendi adlarına plak çıkaracak olan sanatçılar ayrıca söz yazarlarına başvurabiliyor ve imkânları ölçüsünde telif ödüyorlardı. Eğer geçmişte bugünkü imkânlar olsaydı bugün annemin apartmanının yanına bu kez babam için bir apartman dikmiş olurdum herhalde.

Şarkı sözlerinizde hep dimdik duran, ne istediğini bilen güçlü kadınlar var, Ajda Pekkan da modern ve batılı görüntüsü, sahne hâkimiyeti, sesi, duruşuyla bu kadını başarıyla temsil ediyor. Biraz onunla dostluğunuzdan söz eder misiniz?

Her söyleşide demişimdir, “Ajda benim en iyi vitrinimdir” diye. Çok kırılgandır ama çok da kıymet bilir bir tarafı vardır. Ona en başında şöyle demiştim: “Ben sanat aşığıyım ve kendi sanatımı icra etmek için bu kadar yoruluyorum. Senden ayrıca bir para talebim de yok, beni ihya etmiyorsun ama benim verdiğim eseri o kadar güzel giyiniyorsun ki.” Herkes, yabancılar bile Ajda’ya bu kadar uyan şarkıları nasıl yaptığımı merak ediyor. Ama ben sadece ona güzel sözler yazıyor değilim ki. Birlikte çalıştığım bir sürü isim var, Semiramis Pekkan, Semiha Yankı, Işıl Yücesoy, Sevda Karaca, Zerrin Özer, Nilüfer, Ayla Dikmen, Tanju Okan, Neco, Sibel Egemen, Selçuk Ural, Gönül Yazar, Gönül Akkor gibi pek çok sanatçı, şarkılarımı okuyor. Fakat sanatına en az benim kadar dikkat eden, kendine bakan Ajda gibi bir ikinci isim daha yok. Ona çok şey öğrettim, işin başında doğru nefes almasını bile bilmiyordu. Onu stil sahibi yaptım.

Sizin gibi renkli, sözünü sakınmayan, yaşadıklarından feyz alan biri politikaya girseymiş, nasıl olurmuş ortalık acaba?

Politikayla hiç alakam yoktu ama teklif aldım. Rahmetli Bülent Ecevit kolejden iki sınıf küçüğümdü. Tansu Çiller daha da küçük. Bana politika teklifi geldiğinde ikisi de daha ortada yoktu. Bir konser sırasında hiç tanımadığım zengin, doğulu iki adam yanıma gelip, meclise mebus seçileceklerini ve “Fikret Şeneş Kampanyası” yapmak istediklerini söylediler. Sadece ismimi kullanmalarına izin verecektim. Vermedim, çünkü öbür gün sırtımdan yemelerini istemedim.

Pek çok anı vardır muhakkak, enteresan bir tane bize anlatır mısınız?

“Issız Adam” filmiyle şimdi yeniden gündeme gelen “Bana yalan söylediler”i ilk çıkarttığımız yıllardı. O zamanlar yeni şarkıların tutup tutmayacağını minibüslere bakıp anlardık. Eğer minibüslerde yeni şarkılar çalınıyorsa şarkıya “tuttu” gözüyle bakılırdı. Plağın çıktığı gün sabah, o zamana kadar hiç tanımadığım iki kişi ziyaretime geldi. “Bana yalan söylediler”i dinlediklerini ve çok beğendiklerini, bundan sonra da kendileri için şarkılar yazmamı istediler. “Ne istiyorsanız vereceğiz” dediler. “İstemem mühim değil, ben şarkıyı da şarkıcıyı da kendim seçerim, onun için prensiplerime girmiyor bu söylediğiniz dedim”. O iki kişiden biri Gönül Akkor, diğeri de plakçısı Ali Avaz’dı. Çok gururlandım tabii, gerçek sanatçılar böyleydi işte. Duydukları bir sözle kalkıp kapıma geldiler. Sonra Gönül Akkor’la bir long play yaptık, “Gül değil ki ateş”, “Tutma yanarsın” adlı şarkıları ona yapmıştım.

Kadın sanatçılar, hemcinslerinin daha eşit ve hakça yaşamaları adına neler yapabilir?

Bizdeki sanatçılar arasında “ben” çok hâkim bir duygudur. Gelişmiş ülkelerde ise daha kolektif bir bilinç vardır. Ödül alan sahnede köpeğine kadar teşekkür etmesini bilir. Egodan arınmak ve paylaşmasını bilmek gerekir. “Ben olsaydım.” Ya da “olmasaydım” diyerek cümleye başlamaktan vazgeçmeliyiz. Ancak bundan sonra iki kadın sanatçı bir araya geldiğinde birbirini yemek yerine, “Bu topluma ne fayda sağlarız?” sorusuna yanıt arayabilir. Bu “ben” tavrı yorumcular ile bestekâr ve söz yazarları arasında da sorun. “Ben çıktım, söyledim ve şarkını meşhur ettim” diyerek bizleri göz ardı ediyorlar. Senin orada bir taneyse benim burada 300 tane şarkım var. Bunu da görmek gerek.

Daha fazla kadının olduğu bir meclisimiz olsaydı ne değişirdi Türkiye’de?

Çok şey değişirdi. Vekilliği hakkıyla taşıyacak kadınları bulsaydık keşke. Bu açıdan Hülya Avşar’ı çok başarılı buluyorum. Her dakika kendini geliştiriyor, yeniliyor. Bu onun eğitimiyle alakalı bir durum değil, kendine güveniyor, cesaret edip ortaya çıkıp konuşuyor, mülakatlar yapıyor. Kadın vekillerimizin hiçbirinin kendi fikri yok, bizim lehimize kullandıkları ne bir bina, ne bir merkez var. Yalnız kendi partilerinin propagandasıyla meşguller.

 

Fikret Şeneş, Türk popunun efsane ismi çünkü…

* Türkiye’nin ilk kadın söz yazarı

* Türkiye’nin en çok “hit”e sahip söz yazarı

* Şarkı sözü yazmanın belli bir bilgi, görgü, yaşanmışlık ve disiplin getirdiğini ortaya koyan reformist,

* Her bir şarkısına ayrı bir hikâye ve felsefe yükleyen duygu yüklü bir kadın

* Şarkılarının bir satırı için günler, hatta yıllarca düşünmüş mükemmeliyetçi ve detaycı bir kişilik

* Piyasa kurallarının dışında kalmayı seçmiş prensip sahibi bir müzisyen

* Para için değil, müziğe duyduğu aşkla yazılan 300 şarkının sahibi

* İstiklal Marşı’ndan sonra ülkemizde en çok söylenen “Memleketim” parçasının sözlerini kaleme almış bir vatansever

* 1990’dan bu yana tek bir yeni şarkı üretmemiş olmasına rağmen şarkıları nesilden nesile geçerek kültleşmiş bir müzik abidesi.

 

ALTI AY GEÇ ÇIKAN ŞARKI

1973’te ‘Kimler geldi, kimler geçti’yi yazdım. Şarkıya çok güveniyordum. O aralar Ajda’da Paris’ten yeni dönmüş ama bir türlü şarkıyı okumak istemiyordu. Ben de “Bu şarkıyı söyleyeceksin, bundan sonra sana hiçbir söz yazmıyorum” dedim. Paris havasından bir müddet sonra kurtuldu ve daha fazla ısrarıma dayanamayıp okudu. Şarkı çok sevildi, Ajda bu şarkıyı her söylediğinde “İnadından altı ay geciktirdin” diye takılırım ona.

 

ŞARKI SÖZÜ YERİNE ADAPTÖR

Telif yasalarına göre ben adaptör, yaptığımda adaptasyon olarak kabul ediliyor. Bunu kabul etmiyorum çünkü ben bire bir çeviri yapmıyorum, melodiye uygun söz yazıyorum. Kanun ise yabancı bir şarkıya söz yazıldığında bunu adapte olarak kabul ediyor. Başkalarınınki olabilir ama benim yaptıklarımın hiçbiri adapte değil. Öyle olsaydı bir şarkı için 1,5 yıl harcamazdım. Şarkının orijinalindeki manayı güzelse kullanırım ama hangi şarkımda adapte bir satır var, göstersinler. Aslında söz yazdığımbirçok şarkımı ben keşfettim. Çoğu kendi ülkelerinde meşhur bile olmayan enstrümantal parçalardı. Oturup bunlara sıfırdan söz yazdım. Şimdi benim yaptığıma ‘söz yazmak’ yerine ‘adaptasyon’ deniyor.

 

“MEMLEKETİM” ASLINDA BİR İSRAİL HALK ŞARKISI

Bugün Türkiye’de İstiklal Marşı’ndan sonra en çok söylenen ve en bilinen ikinci eser “Memleketim”dir. Ancak bu şarkı aslında bir İsrail halk şarkısıdır. “Anlamazdın” Arjantinli bir bestecinin, ‘Bana yalan söylediler’ ise orijinali gitarla çalınan enstrümantal bir parçadır. “Dile kolay”, “Haykıracak nefesim kalmasa bile”, “Kimler geldi kimler geçti”, “Uykusuz her gece”, “Sensiz yıllar”, “Veda etmem”, hepsi ya enstrümantal ya çok tanınmamış sanatçıların ya da tanınmış sanatçıların hit olmamış şarkılarıdır. Bunlar, Türkçe sözlerinin başarısından dolayı Türkiye’de milli marş muamelesi görüyor ancak telif yasaları durumu böyle değerlendirmiyor. Yabancı bestelerin hak sahibi edisyon şirketleri de bana hiç telif payı vermiyor.

Fikret Şeneş’le yapılan bu söyleşi, Tetra İletişim tarafından, Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği (MESAM) için üretilen “Mesam Vizyon” dergisinin 15. sayısında (Şubat – Mart – Nisan 2010) yer aldı. Türkşan Karatekin tarafından yapılan söyleşinin fotoğrafları Fikret Şeneş’in arşivinden edinildi. Konunun sayfa tasarımı ve uygulaması Didem İncesağır tarafından yapıldı.